GÖZLE RAHMİ KİM KARIŞTIRABİLİR?  

Yazan by: İpek

Anatomik yapı gereği göz, insan bedeninin baş kısmında yer almaktadır. Rahimin yerini bilmeyen varsa ki varmış onu da elim değmişken yazıvereyim bari…

“ Rahim, karın boşluğunda yer alan ters armut şeklinde bir organdır.”

Katarakt ameliyatı için gittiği İzmir Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Hastanesi’nde rahmi alınan 55 yaşındaki kadının tedavisi hala sürmekteymiş. Savunma ise “Tipleri aynı olan kadınlar karıştırıldı.” denmiş. Hastane Başhekim Vekili de olayı doğrulayarak “derin” üzüntü içinde olduklarını, olayın sorumlularını açığa alındığını belirtmiş.

Aman ne olacak canım! Aldıkları gibi tekrar takarlar. Öyle değil mi? Hatta kadına, büyük bir iyilik bile yapmış oldular. Böylece rahim kanserine yakalanma riskini de ortadan kaldırmış oldular. Rahim dediğin nedir ki?

Bu bir erkeğin de başına gelebilirdi. Adam aynı hastalıktan yatıp testisleri alınabildi. “Her ameliyatta bir şifa vardır.” diye düşünmek gerek. Burada önemli olan, neden ameliyat olduğun değil, ameliyat olabildiğindir.

Dünkü yazımda “Annem bir yalancı!” demiştim. Bakın, eskiden yani benim annem gibileri genelde bebeklerin dereden, leylekler tarafından geldiğini söyleyip, bir yığın yalanlarla beynimizi doldururdu.

Bir insan kadın doğum uzmanı olabilir, hatta astronot da olabilir. Ancak annelerin söylediği sözler maalesef ki hiçbir zaman akıldan çıkmaz. Eleştirmeden önce o uzmanın küçüklüğüne inmemiz gerek… Annesi belki çocukların gözden doğduğunu söyleyip, bir bilinçaltı sorunu oluşturmuştur. Olamaz mı?

Valla, düşünmeyim diyorum ama inanın olmuyor! Bu adam veya kadın, “cinsi her neyse ne olan doktor” yıllardır ilişkiye ya gözden girmeye kalkıyorsa? Ulaaa… Yok, canım o kadar da değildir! Değildir dimi?

İnsanın “delikli kuruş” kadar değeri olmadığı ülkemde; ölümlerin, suikastların kol gezdiği bir dönemde rahim gitmiş inanın çok değil! Halkın hakkını her koşulda savunacak, sorumlulara bunun hesabını fitil fitil burnundan getirecek bir kurum varsa söyleyin? Yanlışlıkla omuru alınanı duymadık mı? Ne oldu? İşten mi attılar? Yoksa insan hayatına tehlikeye attığı için hapiste mi yatıyor? Yoksa milyonlarca liralık tazminat mı ödedi?

Ablacım, ben derim ki “yat kalk dua et” et ki diğer organların yerinde kalmış. Hatta git bir kontrol ettir. Allah sana uzun ömürler versin. Bunu söylerken “dua mı beddua mı?” ettim bilmiyorum ama böyle bir dünyada yaşamayı şayet istiyorsan dua niyetine al.

Bugünkü yazımı bu olaya “cuk” diye oturan bir sözle bitirmek istiyorum.

“Ben diyorum dağda diken var. Sen anlıyorsun “imdat!” beni si… var.

Anlayana…

ANNEM BİR YALANCI!  

Yazan by: İpek

“Bak sen bu işe! Annesine utanmadan da yalancı diyor. Bu da evlat olacak! Anan senin gibi bir kargayı doğuracağına keşke taş doğursaydı. Taş doğmadın ama taş olarak öleceksin…”

Gördüğünüz gibi paket halinde sunduğum beddualardan birini seçip bana söyleyebilirsiniz. Bunda hiçbir sakınca görmüyorum. Hala sözümün arkasındayım. Hatta daha ileri de gidip, imzamı bile atarım.

Şimdi, “yeni mi fark ettin?” diye soracak olursanız; evet, ahan da şimdi fark ettim. Oldu mu? Yaşadığım çöküntü zaten bana yetip artıyor bir de “Kim ne düşünür?” diye kafamı yoramayacağım.

Yıllardır anneme, “Keşke boyum daha uzun olsaydı.” dediğimde sürekli aynı sözleri söyleyip beni daima yüreklendirdi. Neymiş efendim; “ Kavakta da boy varmış ama üzerine kargalar konarmış. Gülün boyu kısaymış ama üzerinde bülbüller şakırmış.”

İşte bu laflarla beni yıllarca kandırdı. Daima gül üzerinde bir bülbül arayıp durdum. Gördüm mü? Şimdiye kadar bir defa bile böyle bir şeye rastlamadım.

Dışarıda esen rüzgârla birlikte sallanan kavak ağacına gözüm birden takılıverdi. Öyle güzel salınıyordu ki, hayran olmamak elde değildi. Önünden geçen rüzgâra, asilce selam veriyordu sanki…

“Aman, ne asili! Annem üzerine kargalar konuyor dedi ya, daha ne düşünecem.” diye mırmırlanırken gözüm aşağıdaki güllere takıldı. Aman Allahım! O da ne? Olamaz böyle bir şey! Hani anne bülbül demiştin? Ben serçeye bile razıydım. Ama bunu asla kabul edemem.

O bahçede envayi çeşit güller vardı. Daha bir kere bile bülbüllerini görmediğim güllerin üzerinde çocuk donları görüyordum. Çok daha dikkatli bakınca her yaşa uygun don, sutyen ve pijama mevcuttu.

E be anne! Ben sana ne diyeyim? Yıllarca bülbül konacak diye beklerken, doncu dükkânına çevirdim hayallerimi…

Yıkıldım, yıllarca kandırıldım. Bu ilk olsa, “neyse” diyeceğim. Ama bu ne ilk nede son…
O yüzden kusuruma bakma ama valla sen çok yalancısın!

TUTUMLU OLMAM GEREK!  

Yazan by: İpek

Bir aydır dışarı çıkmamaya gayret ediyorum. Resmen kendimi “ev hapsine” mahkûm ettim. Evet, kendime kastım var. Evin içinde geberip gidecem. Öldüğümü kimseler fark etmeyecek. Ta ki çöp çıkarmadığıma sevinen kapıcı, “Yiiii… Bu çok bilmiş kaç gündür acep neden çöp çıkar mi ki?” diye şüphelenene kadar kurtlar saracak bedenimi… Allahtan her şeyi merak ediyor. Çöpüme varıncaya kadar karıştırıp; ne yediğimi, ne içtiğimi bir bir listeliyor.
Tabiî ki de ev hapsini kendime boşu boşuna vermedim. Her dışarı çıkmamda deli gibi harcama yapmamı engelleyebilmem için tek çarem buydu. Borç yapmamam gerekiyor. Çünkü araba alacağım. Araba için gerekli olan her şeyi almıştım. Cik cik öten cam süsünden tutun da parfüme varıncaya kadar tüm gereksizler hazırdı. Eh, geriye bir tek iskelet kalmıştı. O da birkaç gün sonra tamam olacak.
Eğer bir aksilik çıkar da planlarım suya düşerse vay halime! Bir aydır yaşadığım yalnızlık, sıkıntı ve kaşıntının beni delirteceği kesindir. Yok, valla yerim kafayı… İşte o zaman “hey benim, beyinsiz kafam! Sana da arabana da mıçsınlar.” diye, kendimi her gördüğümde söylenirim. Gül gibi tatilin bir ayını para harcamamak için tut sen evde geçir, sonra da araba alama! Oy, oy, oy…
Ya, şimdi nerden geldi aklıma böyle uğursuz bir düşünce? Alanlar sanki benden çok mu zengin? Eee.. Bu soruya cevap vermek istemiyorum. Valla cevap vermeyecem.
Offf!
Tamam,” Salak tabi ki de senden daha zenginler. Hatta sen, zengin bile değilsin. Öyle olsaydın bir ay evde kapalı kalmazdın.”
Neyse ki önümde bir ay daha var. Bu zamanı iyi değerlendirebilirim. Çünkü bir daha ki tatil için tam on ay beklemem gerekecek. Eğer çıkmazsam ya beni dört kolluyla ya da beyaz bir gömlekle çıkaracaklar.

ELEKTRİK ÜRETEN PERDE  

Yazan by: İpek

Amerikalı bilim adamları, özel bir kumaştan yaptıkları güneş perdeleri ile elektrik üretmeye başlamışlar.
Gündüz güneş ışınlarını toplayıp gece bize elektrik olarak sunan bu perdeler, gelecekte kullanılacakmış.
Bu bizim kullandığımız gün ısı diye bilinen güneş panelleri gibi fotovoltaik hücrelere sahipmiş. Yarı iletken bu maddeler, güneş ışığını tutarak bunu elektrik enerjisine çeviriyormuş.
Tabi perdeleri kullanabilmek için önce güneş gören bir eve sahip olmanız gerek. Daha sonra da bu perdeleri alabilecek paraya…
Artık kendi elektriğinizi perdeleriniz üretmeye başlayacak. Hatta komşunuzda elektrik bitince “Komşu, habersiz misafirim geldi! Bizde de çok az elektrik kaldı. Rica etsem bir perdelik elektrik verir misiniz?” diye kapı ağzı konuşmalara hazırlıklı olmalıyız. Ne de olsa komşu komşunun elektriğine muhtaçtır.
Artık elektriğe zam gelse kimin umurunda? Millet beleş elektrik kullanırken Tedaş güneşi de kesemez ya… Hatta elektriği biriktirip, devlete de satabiliriz. “Benim kenarda köşede biriktirdiğim birkaç watt elektriğim var. Bari onu paraya çevireyim.” diye söylenen konuşmaları düşündükçe “Neden olmasın?” diyorum.
Olayın bir de olumsuz yanın düşünelim. Bütün gün elektrik üreten perdede, elektrik kaçağı meydana gelirse acaba kaç voltta çarpar? Perde çarpmasından ölen insanları düşünmek bile istemiyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam zamanın birinde su ile araba çalıştırdığını iddia eden bir Türk, belli bir süre sonra ölmüş ya da öldürülmüştü. Allahtan bunu bir Türk icat etmedi.
Güneş panellerini ev camlarında da kullanırlarsa yakıttan tasarruf etmiş, hava kirliliğini de engellemiş oluruz. Bu benim ki sadece bir fikir… Perde çarpsın ki böyle bir şey icat etmedim. İlgililere duyurulur!

*Bu yazıyı 20/06/2008 de okuduğum bir haberden sonra yazmıştım. Bu gün haber7 de okuduğum bir haberle devlete elektrik satma işi galiba olacak.:)