UMUDUM VAR!  

Yazan by: İpek

Bu başlığa öyle bir giriş yapmalıyım ki okuyanlar önce ” vay be!” demeli... Ama buna uygun hangi cümleleri kuracağımı inanın ben de bilmiyorum. “Hadi hayırlısı!” diyelim…
Aslına bakarsanız, dinlediğim şarkıda geçiyordu bu sözler… Hani dinlediğiniz bir parçada sadece birkaç kelime dilinize pelesenk olur ya işte aynen bu durumdayım. Dinledikçe, neye umudumun olduğunu sıralamaya başladım. Şimdiye kadar ne çok umutlarım varmış da haberim yokmuş. Umut, yaşamın göstergesi değil midir? Hala yaşadığıma göre bir yığın umudum da olacak demek ki…
İşte ilk umudum…
“Pazar gününe tebessüm ederek, sıcak bir kahve ile başlamayı umuyorum.”
Umutlarımız, ne kadar basit olursa o kadar az hayal kırıklığına uğrarız. Böylece “Umudum kalmadı.” Diye inlemeyiz. “Umut fakirin ekmeğidir.” diye boşuna dememişler! İşte ben de o fakir grubuna girdiğim için ekmeğimi yer dururum.
Ölümle mücadele edenlerin umudu, yaşayabilmek ise bizlerin de umudu yaşamı iyi değerlendirmek olmalı. Ayrılıkları yaşadığım için kavuşmaları umut ettim. Ölümle tanıştığımda bir daha olmamasını değil geç olmasını umut ettim.
Milli piyangodan para çıkmasını, son model arabam olmasını hiç umut etmedim. Olası şeyleri düşünüp, olması için çaba sarf ettim.
Memur umudu, mütevazı olurmuş.

Her canım acıdığında yeni bir umutla yaralarımı sarmayı denedim. Bu sarıp sarmalamalar kimi zaman merhem oldu kimi zaman ise yarama tuz bastı. Bu sefer de duyduğum acının dinmesini diledim.

Umut bahçenizdeki çiçeklerin solmaması dileği ile…

Umudumun tükendiği an öldüğüm andır!

BENİM CENNETİM  

Yazan by: İpek

Kim demiş apartmanda bahçe olmaz diye… Ama benim küçük bir bahçem var. Apartmanda oturmamıza rağmen eğer istersek kendimize bir cennet yaratabiliriz. Balkonumun kenarlarını saksılarla doldurdum. Saksılara biber, domates, çilek, karanfil ve adını bilmediğim bir sürü çiçek ektim. Her gün onların büyümesini izledim. Toprağı delip dışarı çıkmalarında, ilk yaprağında, çiçek verişinde sürekli yanlarındaydım.

Bazen beni kızdırdılar. Çünkü bir yığın para verip aldığım çiçek toprağını sevmediler. Onlara sokak toprağı bulmak zorunda kaldım. Bir ayda bir santim bile boy atmayan biberlerim ve domateslerim sokaktan getirdiğim toprağı görünce inanılmaz güçlendi. Eh, sahiplerine çekmişler. Sarmaşıklarım balkonun her tarafını sarmış durumda. Üst komşumun balkonuna ipler bağlayarak yukarı çıkmasını sağladım. İnanın çok güzel bir manzara. Kumrularım, canım kiracılarım, kırlangıçlarımı da unutmamalıyım. Onlarda bu manzaranın içindeler.

Her sabah uyandığımda ilk iş olarak balkonuma çıkar çiçeklerimle selamlaşırım. Birbirimize günaydın deriz. Biberlerime bakıp, kaç tane biber olduğunu sayarım. Sonra domateslerime bakıp hala çok yeşil göründüklerini söylerim. Karanfillerim görülmeye değerdir. Bir tanesini bile koparamam. Çileğim bu arada bir tane çilek yaptı. Daha çok küçük…

İşin ilginç tarafı ben hiç acı yemem. Ama biberler zehir gibi acı. Aslında onları koparmaya kıyamam. Geçen gün arkadaşım benden habersiz koparıp yemiş. Yüzü pancar gibi olmuştu. Anlayacağınız, ondan biberlerimi korumalıyım…

Şimdi balkonuma çıkıp baktığımda bundan tam dört buçuk ay önce sadece toprak olan saksılarımda şu an rengarenk çiçekler ve sebzelerle dolu olduğunu görüyorum. İnanın bu çok güzel bir duygu. İşte size bir terapi merkezi. Zamanın nasıl geçtiğini, sıkıntı, stres vs. hiç anlamıyorsunuz. İçtiğiniz bir kahvenin, çayın bile tadı değişiyor. Yani yaşama onların canlı renkleri gibi bakıyorsunuz.

Tek sıkıntıları, unutmadan sularını vermem... Onlara sizin yazılarınızdan bahsediyorum. Bazen duyduklarında acı çekiyorlar. Böylece biberlerim daha acı oluyor. Ne yapsın? Dışa vurumu böyle… Bazen duygulanıp bazen de şenleniyorlar. İşte o zaman tüm renklerini saçıyorlar etrafa…

Ve selam olsun, korkusuzca yazan ellere diyorlar…

BORÇLU YAŞANAN İLK BEŞ YIL  

Yazan by: İpek

Şimdi yeni bir moda olan şu evlilikteki ilk beş yıl riskli dönem hikayesini anlamaya çalışalım. Bunlar şu aptal dergilerin empoze etmeye çalıştığı düşüncelerden başka şey değil. Neden bunlar annemin zamanında yoktu? İcat edilmediği için. Çünkü o zaman bu kadar çok kadın dergisi yoktu.
Hadi şimdi evlenelim. Bakalım neler oluyor.

Birbirini seven iki çiftimiz var. Artık evlenmek istiyorlar. İsteme merasimleri biter nişanlanırlar. Her şey güllük gülistanlıktır. Ama aileler için öyle değildir. Kızın ailesi, karşı tarafın az geldiğini, çok geldiğini, damadın az hediye getirdiğini, gülmediğini, güldüğünü velhasıl her şeyini sorun haline getirir. Oğlan tarafı yine ona keza…
Ama bunlar birbirlerini seviyorlardır. Tüm bu sıkıntıları birlikte göğüs gerip atlatacaklarına inanıyorlardır. Artık nikah günü belirlenir. Şimdi, daha kağıttan bir sorunla karşılaşılır. Nikah davetiyesi nasıl olmalı? Oğlan, “Şu olsa da olur.” der. Kız kırmamak için kabul eder ama aile ayaklanıverir. Buda ne böyle. Sanki sünnet davetiyesi. Canım bizim çevremiz var.”Hay senin çevrene…”
Eşya alınacaktır. Her şey tam olmalı. İki kişiyiz ama bulaşık makinesi şarttır.Arkadaşımın var. Ne yani ben hak etmiyormuyum? “Hak ediyorsun canım, hem de çok hak ediyorsun…”
Salon takımı, oturma gurubu, yatak odası yemek odası, beyaz eşyalar diye Hamburabi Kanunları gibi bir liste sıralanır. Nasıl alınır? Neyle ödenir? Diye düşünülmez. “Canım bir kere evleniliyor. Olacak tabi.”
Bir de balayı vardır. O da kolay, kredi kartına taksit yaptırırız olur biter. “Biten tek şey senin ruhun.”
Neyse zar zor bir şeye karar verilir. Nikah olur. Bitmedi . Daha düğün var.
Salon tutulmalı, gelinlik alınmalı pasta siparişi, arabası, gelen misafirlerin karşılanması, kuaför vs vs…
Çok değil bir ay sonra bir bakmışsınız ki evinize aldığınız eşyalar gibi anlamsızlaşmışsınız. Sonra okuduğunuz ve dinlediğiniz hikayelere dayanarak onlara anlam katmaya çalışırsınız. Bir akıllı da çıkıp en tehlikeli dönemin 1-3-5 yılları arasında olduğunu söyler. “Hey Allah’ı güzel! Senin tehlike dediğin şey, yapılan borçların ödenme süresi…”
Sen ruhunu eşyalara satmasaydın, şimdi her aldığın eşyaya bir anlam,bir anı yükleyerek azıcık aşım kaygısız başım diyecektin. Ve şimdi kocanla birlikte olup hangi eşyayı ne zaman aldığınızı, nasıl sevindiğinizi paylaşıyor olacaktın.

MUHABBET OLSUN  

Yazan by: İpek

Yaşamlarımızda o kadar anlamsız şeyler oluyor ki bazen bunlar bizlere normalmiş geliyor. Ancak hangisi normal hangisi değil buna birlikte karar verelim.
Önce bize kabul ettirilmeye çalışılan şu misafir odasını ele alalım. İstesek de istemesek de birçok insan evinde misafirler için böyle bir yer ayırıyor. Hatta onun kapısını hala kilitli tutanlar bile var.
Şimdi anlatacaklarım daha enteresan…
Siz hiç misafir için ayrılan bir tuvalet gördünüz mü? Ya da ben görmekte geç kaldım. Bir arkadaşıma oturmaya gitmiştim. Doğal olarak tuvalete gitmek için yerini sordum. Ev sahibi birden öne atlayarak misafirler için olan tuvaletin diğer tarafta olduğunu söyledi. Aman Allah’ım bu ne lükstü böyle. “Vay be!” dedim… Yerime döndüğümde ev sahibinin açıklaması ile az önceki hayallerim yerle bir oldu. Meğerse mikrop kapmamak adına, ev dışından gelenlere böyle bir uygulama yapıyorlarmış. Yuh yani… Hayatımda duyduğum en berbat açıklamaydı.
Gelelim bir başka konuya; hani şu misafir için ayrılan çatal, kaşık, bıçak takımları var ya, işte onlara… Ben çok merak ediyorum. Hayatınızda kaç defa bunları kullanabilirsiniz? Alınan o süslü tabakları ne zaman kullanıyorsunuz? Misafirden misafire, öyle değil mi?
Hani şu çok beğenip alınan kıyafetlerimiz vardır ya… Özel günler için saklanan… Şimdi bakalım; bir ayda kaç kere özel bir gün veya gece oluyor. Şahsım adına söylersem yılda beşi geçmez. O yüzden de ben böyle özel günler için bir kıyafet almam. Benim için her gün özel…
Evinize misafir gelecektir. Sizi bir telaş sarar, temizliğe başlanır. Pasta börek yapılır. O misafir için ayrılan tabaklar bardaklar, çatal vs. görücüye çıkmaya hazırlanır. Her şey bittiğinde ise sizden geriye kalan sadece yorgun bedendir. Peki ne anladınız bu geceden diye sorsam? Paylaşım sonucunda savaş meydanına dönmüş bir ev ve yorgun bedenler.
Alışverişe gitmek için neden illa birini yanınıza almanız gerekiyor? Ben eğer bir şey alacaksam onu gider alırım. Ama kimseye “Güzel olmuş mu?” diye sormam. Benim beğenmem yeter. Çünkü giyecek olan benim. Hatta orada çalışan satış elemanları bile “Güzel olmuş.” derlerse almada çıkarım. Galiba ben cinsim…
Bir de şu dergilerde sorulan sorular vardır. Kocanız veya sevgiliniz tıraş olunca lavaboyu temiz bırakıyor mu? Diş macununu nerden sıkıyor? Eşyalarını nasıl bırakıyor? Banyo yaparken şarkı söylüyor mu? Buzdolabını neresiyle kapatıyor? Suyu nasıl içiyor? Diye süren bir yığın anlamsız sorular…
Birçok kişi okuyunca “Aaa aynı benim kocam, sevgilim, babam” demeye başlıyor. İyi de “ Aaaa” demenin bir anlamı yok ki, adam zaten normal davranışları yazıyor. Ne yani uzaylıyı bulup bize mi gösterdi? Bu aptalca sorular yetmezmiş gibi birde yoruma geçiyorlar. Eğer böyle yapıyorsa bu adam şöyledir ya da böyledir. İşte tamam, şahtık şahpaz olduk.

Şimdi dönüp kendime bakıyorum. Benim misafirler için ayırdığım özel bir yerim, kaşık, çatal, tabak, vs. de yok. Banyoya girdiğimde diş macunu nereden sıkılmışsa tam tersinden sıkıp daha şekilli olmasını sağlarım. Lavabo pisse temizlemesi toplam iki dakika, dert etmesi ise günlerce sürüyor. Seçim size ait. Buzdolabını isterse poposu ile kapatsın. Ne olacak. Suyu dikerek içiyorsa gelene şişenin dikilmiş olma ihtimalini söyleyiveririrm. İçip içmemek kişiye ait.
Yani bize bazı şeyleri sorun, bazılarını da kabul ettirmeye çalışıyorlar. Benim bu kadar boş şeyleri sorun yapacak kadar kıymetsiz bir beynim ve zamanım yok… “Pes yani İpek, el alem neler yazıyor sen tutmuşsun bunları yazıyorsun.” Diye içinizden geçiren varsa, ben başta söyledim. İşimiz muhabbet olsun…